Join for FREE | Take the Tour Lost Password?
[x]

deviantART

 
About Me Member Portrait Photographer mehmetasikMale/Turkey Recent Activity Deviant for 2 Years
Needs Premium Membership
Statistics 114 Deviations
822 Comments
10,859 Pageviews

Watchers

Fave News

Journal History

deviantID

MAKİNASIZ DA...

Zeki Demirkubuz; “Masumiyet” filminde Derya Alabora’nın, sonrasında Masumiyet’in geriye dönüş filmi olan “Kader” de Vildan Ataseveri’in “genç Uğur”u canlandırdığı Uğur karakterinin ortaya çıkışını şöyle anlatır:
“İsportacılık dönemimde, İstanbul’un kenar semtlerinden birinde uzaktan gözlemlediğim bir kızı hayal etmekle başladı aslında, yani onun da kaynağı aslında bir yüzdür, sonuçta bir gözlemin üzerinden, bir insanın yüzünün ya da yüzündeki ifadenin bir başkasında uyandırdığı duygudur...”

Söyleşinin ilerleyen dakikalarında bu gözlemin sadece bir karakterin değil iki filmin de ortaya çıkış hikayesi olduğunu anlıyoruz: Masumiyet ve Kader. Demirkubuz’un filmin karakterlerini 200mm bir objektifle ile fotoğrafladığını sanmıyorum. Demirkubuz bu iki filmi de daha ortada kamera, objektif ve ‘modeller’ yokken zaten kafasında çekip bitirmişti. Sadece bizlerinde görebilmesi için ete kemiğe büründürmek için filmi bir de fiilen çekti. Ama bildiğim bir şey var ki fotoğraf makinasız da hayattan kareler çekerek, seçtiği bu portreleri” yazıya dökup oyuncularıyla başarıyla paylaştığı... Kurgudur, oyunculuktur, sinemadır ama film bittikten sonra dahi duygularımızı allak bullak eden ve suratımıza bir tokat gibi patlayan yalın bir gerçeklik hissidir. Demirkubuz daha önce bu gerçekliğin bir kenarında ya da hisleriyle göz tanığı olduğunu filminin bir sahnesine kendisini de koyarak betimler. Masumiyet’te otobüs durağında megafondaki ses, Yazgı’da sinema salonundaki bir izleyici, İtiraf’ta duvardaki bir fotoğraf, Kader’de pavyon işletmecisi olarak çıkar karşımıza. Yönetmen kendini filmin içine bir “fotoğraf” olarak koyar. Gözümüzün önünde akip geçen binlerce fotoğraf karesi gibi farkeder ya da etmeyiz bunu ama filmin içindedir ve filmi gibi gerçektir kendisi...

Fotoğraf üzerine yazan Şule Tüzül karelerimi yorumlarken fotoğraflarım için şöyle yorumlarda bulunurdu:” Bu fotoğrafın içinde sen yoksun” gibi.. Fotoğrafın içinde varolabilmek için gerçekten hissederek çekmek, anlatılmak istenen bir derdi seçtiğin kadrajla anlatabiliyor olmak ve sonunda çektiğin ve seçtiğin karelerle özgün olabilmek gereklidir. Tüzül’ün bahsettiği “gizli fotoğrafçı”nın ancak fotoğrafta “kendine özgülük” yakalandığında ortaya çıktığı aşikar.

Bir diğer fotoğrafçı Misha Gordin’in çektiği fotoğraflardan pek memnun olmadığında daha iyi fotoğraflar çekebilmek için gidip en son model ekipmanlar satınalmak yerine Dostoyevski okuyup, Tarkovski izlemeyi tercih ettiğini okumuştum. Öte yandan Demirkubuz da, sinema izleği olarak Dostoyevski’nin kendisi için temel referans olduğunu belirtmiştir...

Zeki Demirkubuz gibi, Nuri Bilge Ceylan gibi, Michael Haneke ve Quentin Tarantino gibi ustaların plan seçimlerini hayranlıkla izledikten sonra bir hikayeyi fotoğraflarken, kendimle yüzleştiğimi, kendimle hesaplaştığımı hissediyorum. Aynı anı, aynı yerde 1 gün sonra da çekebileceksem eğer, hiç çekmemeyi tercih ediyorum. Çektiğim fotoğraflara ilk baktığımda asla beğenmiyor, bu yüzden seçmek için aradan bir süre geçmesini bekliyorum. Çünkü fotoğrafı çektiğim an hissettiklerimi, aradan geçen süre sonunda (bu bazen bir hafta, bazen bir ay sürüyor) fotoğraflarıma tekrar baktığımda hissedebiliyorsam eğer, izleyenlere de aynı duyguları aktarabileceğime inanıyorum.

Fotoğrafa dair yorum, çekene ve izleyene göre değişebilir. Fotoğrafçı konu ve mekanla ilgili derdini anlatırken, kendine özgü aktarabilme yeteneğini geliştirdikçe fotoğrafın niteliğinin de o oranda artacağını düşünüyorum. Bence fotoğraf her çekilenin bir “belgesi” değil, çekenin bir “belgesi”dir. Fotoğraf çeken görülmeyen bir açıyı, hissedilmeyen bir ışık değişimini, farkedilmeyen bir anı fotoğraflayarak kendi “belgesel”ini aktarır bilerek ya da bilmeyerek...O yüzden fotoğrafın tarafsız değil, aksine taraflı olması gerektiğidir, makinanın ucundaki şeyin adı “objektif” olsa da...

Makina ya da objektif tercihleri yapmadan önce, fotoğraf makinası olmadan da hayattan kareler almakta uzmanlaşmaya çalışırken hep şu soruda kilitleniyorum: Neden fotoğraf çekiyorum!?...

Hayata bazen keskin bir nişancı, bazen uzman bir terapist, bazen de dersine iyi çalışmamış bir öğrenci ürkekliğiyle bakarken, bir ilüzyonla yaşamla aramdaki objektifi kaybetmek istiyorum.

Henri Cartier Bresson diyor ki;
“Fotoğraf hiçbirşeydir, beni ilgilendiren hayat”

Mehmet AŞIK
Ağustos 2009

Kafka'nin Prag Ödevi

Sat Jul 25, 2009, 12:06 PM
Sen ödevsin, ama görünürde öğrenci yok” (1)

Ceketinin iç cebine usulca koyduğu not defterine bu satırı yazdığında gökyüzü alacakaranlıktı. Yağmur henüz dinmişti ve sokak dilencileri sığındıkları kuytulardan yavaş yavaş çıkarak geceyi geçirecekleri bilinmeze doğru sisin ardında kayboluyorlardı. Kısa ama hızlı adımlarla koprüye doğru yürüdü, koprünün karşı ucundaki kapı hayal meyal seçiliyordu. Belki yüzlerce kez geçtiği koprüye bu kez adım atmakta huzursuzlandı.Geri dönup, uzun süredir görmediği tek dostuna uğramayı düşündü. Saatine baktı, durmuştu. Bir yandan saati tahmin etmeye çalışırken valilik binasındaki saatin yelkovan ve akrebini seçmekte sisin etkisiyle zorlanıyordu. Birden omuzuna dokunan bir elle irkildi ve bir adım öne atarak arkasını döndü. Gece devriyesine çıkmış bir sokak bekçisiydi. Ona son yarım saattir kımıldamadan binaya doğru baktığını söylüyordu. Saatin kaç olduğunu görebiliyor musunuz, diye sordu bekçiye. Bekçi abartılı bir şekilde kolunu kaldırip saatine baktı ve dokuz kırkbeş bayım diye cevap verdi. Teşekkür edip tekrar koprüye doğru yürümeye başladı. Sis dağılmakta, koprü fenerlerinden yayılan ışık huzmeleri nehir sularında altın bir gerdanlık gibi öbür koprüye kadar uzamaktaydı. Koprünün üzerinde durup not defterini tekrar çıkardı “Olumsuz davranışlarda bulunmak bizden istenir, olumlu davranışlar ise zaten bizimdir” (2) diye yazdı.

Sokağın dik ve geniş merdivenlerinin uzandığı binalardan birindeki evine girer girmez pencereyi açtı ve çalışma masasına oturdu. Yarım bıraktığı mektupları masasının üzerinden alip en üst çekmecesine istifledi. Not defterine tekrar bakmaya gerek duymadan o geceki tüm notlarını temize geçti. Uyumadan ve çekmecesindeki yarım kalmış mektupları çıkarip tekrar masasına koymadan önce son yazdığı “Doğru yol gergin bir ip boyunca gider; yükseğe değil de, hemen yerin üzerine gerilmiştir bu ip. Üzerinde yürünmek değil de, insanı çelmelemek içindir sanki ” (3) idi...

Uyandığında pencereyi açık unuttuğu için odaya hakim olan serinliği farkederek yorganın altına biraz daha sokuldu. Sonra birden yatağında doğrulup oturdu. Nefesini kesecek öksürük krizi ile uyanmadığı için, sanırım temiz hava iyi geldi diye düşündü.

Camlı odadaki bölüm müdürünün her daim gözlük üstü bakan gözlerinin takibinde ofisteki masasına doğru yürüdü. Paltosunu masasının yanındaki askıya asip oturdu. Öksürmeye başlamadan hemen önce şunları yazdı önündeki boş deftere: “Dünyadaki uyumsuzluk, şükür ki sadece sayısal bir uyumsuzluğa benziyor”(4)

O gün işten mesai bitiminden önce çıkması gerekiyorudu. Aylardır göremediği sevdiği kadını karşılayacaktı tren garında. Müdüründen izin istemek için odasına girmeden önce aklından Almanca’daki “sein” sözcüğü geçti. Bu sözcük Almancada iki anlama geliyordu: “Var olmak” ve “onun olmak”(5)...

Tren garında hummalı bir telaş vardı. Buharla birlikte yayılan is ve yağ kokusu, vagonlara yük taşıyan işçilere bağıran sararmış pos bıyıklı bir adamın sesiyle karışıyor, kavuşmalar ve ayrılıklar aynı anda yaşanıyordu. Kalabalığın içinde gözleri onu ararken “Bir elmanın birbirinden farklı görünüşleri olabilir: Masanın üstündeki elmayı bir an olsun görebilmek için boynunu uzatan çocuğun görüşü ve bir de, elmayı alip yanındaki arkadaşına rahatça veren evin efendisinin görüşü.” (6) diye düşünürken bir anda onu gördü! Sevdiği kadın, yolculukta yediği elmalardan onun için ayırdığı sonuncusunu uzatıyordu ona...Kavuşma anının böylesi bir içsel rastlantıyla birleşmesinin verdiği şaşkınlıkla kollarını bir kafes gibi iki yana açarak sımsıkı sarıldı...

“Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı”(7)

(...)

Uçakta, arkadaşımın omuzuma dokunan eliyle uyandım ve saat kaç oldu, diye sordum. Mehmet’lerden diğeri: “ Prag’a göre mi söyleyeyim, İstanbul’a göre mi?” diye cevap verdi. Saatin İstanbul’a göre dokuz kırkbeş olduğunu öğrendikten sonra uçağın camından boğazın rengarenk ışıklı gerdanlığını gördüğümde birazdan ineceğimizi anladım.

Kafka’nın Prag’da yazmış olduğu “Aforizmalar” kitabından alıntılar yaparak esinlendiğim kurgu öykümü gerçekte nasıl yaşadığını bilmiyorum ama bilinen şu ki;

“Ölümünden sonra yakın arkadaşı tarafından yayımlanan yazılarıyla ünlenen Franz Kafka, yazarlığı mesleği olarak görmemiştir. Öykülerinde bürokrasiyi ve çıldırtan işleyişini kendine özgü diliyle anlatmış modernist bir yazardır.

Kafka, 1920 yılında hayatına giren dört kadın arasında en ciddi ilişki yaşadığı Milena Jesenska ile tanıştı. Milena, Kafka’nın Almanca yazdığı eserleri Çek diline çevirmek için izin isterken tanıştılar. Milena’yla mektuplaşmaları önce bir arkadaşlık gibi başladı, daha sonra tutkulu bir aşka dönüştü. Fakat Milena evli olduğundan bu mutsuz ve imkansız aşk Kafka’yı derin acılara sürükledi. Mektuplaştıkları üç yıl boyunca sadece iki üç kez görüşebildiler. Milena bu mektupları 1939 yılında yayınlaması için yakın arkadaşı Willy Haas’a verdi ve kendisi 17 Mayıs 1944’te Almanya’da toplama kampında öldü.

Kafka, sağlığı kötüye gitmeye başlayınca 1922’de emekliliğini istedi. 1923’de ailesinin etkisinden kaçmak ve yazmaya yoğunlaşmak için Berlin’e taşındı. Bu dönem Dora Diamant adlı 20 yaşında bir kızla iki yıllık kısa bir mutluluk yaşadı. 3 Haziran 1924’te, 1917 yılında hastalandığında ilk kaldırıldığı yer olan Viyana yakınlarındaki Keirling senatoryumunda vefat etti.

Ölümünden sonra Naziler’in Çekoslovakya’yı işgali sırasında Kafka’ya ait birçok belge yok edilmişti. Kafka yakın arkadaşı Max Brod’a ölümünden sonra yakılması için yazılarını vermişti. Brod, Kafka’nın ölümünden sonra bütün yazılarını derleyerek yayımladı.”(8)

Belki de bir çoğumuzun bilmediği bir şey daha vardı: Geçtiğimiz yıl Kafka’nın şehrini beraber gezdiğim, birlikte fotoğraf çekmekten keyif duyduğum arkadaşım, yani uçaktaki Mehmet’lerden diğeri; Mehmet Erdal Kınacı’ydı...

Peki, orada saat kaç?

MEHMET AŞIK

Temmuz 2008

(1) Sayfa 20 / Aforizmalar – Franz Kafka

(2) Sayfa 20 / Aforizmalar – Franz Kafka

(3) Sayfa 13 / Aforizmalar – Franz Kafka

(4) Sayfa 12 / Aforizmalar – Franz Kafka

(5) Sayfa 27 / Aforizmalar – Franz Kafka

(6) Sayfa 17 / Aforizmalar – Franz Kafka

(7) Sayfa 19 / Aforizmalar – Franz Kafka

(8) [link]

(*) [link]

Devious Info

deviantART Community Board

[x]

Comments


Hidden by Owner
Hidden by Owner
Hidden by Owner
Hidden by Owner
Hidden by Owner

Site Map